3 Haziran 2011 Cuma

rüya...

Vapurdan indim, Cihangir merdivenlerini tırmanıyordum, bir gökgürültüsü ve bir uğultu ile yer sallanmaya başladı, dev dalgalar vapurları karaya attı, birbirimize bakıyorduk, yer sallanıyordu gidecek hiç bir yerimiz yoktu....

Pencereden aşağı baktım, silahlar patlıyordu, çığlıklar duydum nereden geldiğini bilmediğim, telefonlar çalışmıyordu, kardeşime ulaşıp evden çıkma diyemedim...

Sokakta göstericiler, ellerinde renkli bayraklar, "Özgürlük" diye bağrıyordu, 10 en çok 20 kişi kadarlardı, zırhlı araçlar geçti üzerlerinden, asfalt üstünde sağa sola savruldu bedenleri, sesleri artık duyulmuyordu....

açık hava hapishanelerinde duvarlar arkasında yaşayanları gördüm, duvarları tırmanıyordu çocuklar, duvarlar bulutlara kadar yükseliyordu....

denizde martılar siyah yağlı bir balçıkta yüzüyordu, köylü bebekler 5 bacaklı doğuyor, gölllerin üstünde ölü balıklar süzülüyordu, zeytin ağaçları kupkuruydu...

elimde bir çanta...gitmeye hazır...dost bir yüze: gidiyorum ben...durulmaz burlarda diyordum....
ama nerye???? gidecek bir yerimiz yok! gidecek hiçbir yerimiz yok!

öyle bir dünyaya uyandım rüyamdan bu sabah...rüyadan rüyaya...
cehheneme çevirdiğimiz fanusun içinde...kaçacak bir yerimiz yok! kaçacak hiçbir yer....

15 Mayıs 2011 Pazar

20 Ocak 2011 Perşembe

BİR YAPRAK NANE



Bir tutam taze nanenin atıldığı bir kap çay. İnce belli olmayan cam bir bardak. Beyaz peynir — hellim gibi ama değil, kaynamış peynir — üzerine biraz zeytinyağı ve kekik. Bu maddelerin bir araya gelmesiyle oluşan reaksiyon, bir zaman makinesi gibi çalışarak beni dosdoğru çocukluğuma döndürüveriyor.

Kapının önündeki asmalı çardaktan üzümler sarkar. Akşamüstleri, güneş batmaya çeyrek kala, çardağın altı yıkanır. Günün son sıcaklığıyla buharlaşan sular avluyu serinletir. Minderler dışarı çıkarılır. Taze toplanmış üzümler, incirler bir güzel yıkanır. Tuzlu, kavrulmuş İran malı koca karpuz çekirdekleri ve kabuklu bademler cam bir kaba konur. Nargile kurulur.

Komşular ufaktan damlamaya başlar. Kimi elinde tepsisiyle gelir; üzerinde şişko çaydanlığı, cam bardakları ve taze nane yaprakları vardır. Kimi Daffe’den, yani Batı Yaka’dan, yeni gelmiştir; yanında taze guavalar getirir. Ortalıkta kokular birbirine karışır: taze nane, akşam kokusunu salan yasemin, kırmızı topraktan buharlaşan suyun kokusu… İnsan o kokuların içinde oturunca, “Birazdan kalkarım” diye düşünür. Sonra bir bakarsın gece olmuş, nargile üçüncü kez doldurulmuş, çaydanlık hâlâ kaynıyor ve kimsenin eve gitmeye niyeti yok.

Minderlerde uzanır, bir yandan annemle komşu kadınların sohbetini yarım kulak dinler, bir yandan da etraftaki bilumum lezzeti tıka basa sömürürdüm. Gözüm ise hep asmadaki salkımlarda olurdu. Ne zaman olacaklar, ne zaman koparılıp yenilecekler diye beklerdim. Çocuk aklı işte; sanki üzüm olgunlaşmak için benim onayımı bekliyordu.

Ben hep siyah üzümleri, siyah incirleri, siyah zeytinleri, siyah dutları sevdim. Sanki çocukluğumun bütün güzel şeyleri biraz daha koyu renkteydi.

İlkokul yıllarımda, siyah dut sevdam yüzünden Papazın bahçesindeki dut ağacının üzerinde adeta dut gibi yakalanmışlığım bile var. Dokuz yaşındaydım o zaman.

Bir Rum Katolik okulundaki tek Müslüman çocuktum. Din derslerine alınmamak şartıyla Müslüman olmak pek işime geliyordu. Çocuk aklımla meseleyi şöyle çözmüştüm: Müslümansan din dersine girmiyorsun; din dersine girmiyorsan da dut ağacına tırmanabiliyorsun. Gayet güzel bir sistemdi.

Yalnız sistemin küçük bir açığı varmış: Hristiyan Papazının bahçesindeki dut ağacına tırmanıp Papazın kendisine yakalanmak.

O kısmı dokuz yaşındaki ben henüz hesaplamamıştım.