14 Ocak 2010 Perşembe

No strings


Traveling. I prefer it to life. I want to go everywhere. There is nowhere else to go. The sky is a ceiling. Mars, then. I seriously want Mars. A red desert. Better than a green one.

The best part is the mishaps. The strange things that don’t fit. The people who pass by and leave a scratch on the mind. I hunt for old bones, old cultures, museums. I sit still in a place until the stillness changes color. Until it becomes real, or as real as things get. No strings. Ready to vanish when the air thickens. Randomness is the only order. Less is more. Nothing is most.

I learn words quickly. A mimic. I am a party animal, so they say. A social butterfly. I could start a party in an empty room, dancing with my own shadow. My door in Istanbul opened at midnight on New Year’s Eve. A belly dancer lived next door. She came in and shook the dust off the room. A brief noise in the dark.

I love people, unfortunately. But the city is too loud with them. I leave for the wild, to find the silence that was there before we arrived. The mountains. When I was small, I thought they were Gods. Giant, unmoving things. Then came Into the Wild. Then came the Lonely Planet books, draining the pockets. I could throw the telephone into a ditch and never look back. Yet, I keep it in my pocket. A habit.

People have opinions. Let them. When I move, I move by the gut. The onlookers call it madness. "Freak." "Nuts." High praise, really. I take the blame for my own steps. No regrets. Or rather, avoid the worst kind. The thing done is done and finished. The thing left undone crawls around the head forever.

A long journey, this life. Looking out, looking in. Double blindness. I am ready to die this afternoon, yet I wouldn’t mind lasting forever. Nations are lines drawn in dirt. I am a citizen of nothing, a nomad, a human specimen. Politics exist, a dull ache I check on now and then. I turned off the television nine years ago. The screen went black and stayed black. No Gods. No creeds. If a hand must be placed on a book to swear an absolute truth, let it be The Origin of Species. At least the mud is accounted for.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Artık Başlasın


Sinai Çölü’nde, Kızıldeniz’in kıyısındaki kumların üzerinde bir kahvede, kapkara dişlerine rağmen insanın yüreğini ferahlatan bir gülümsemeye sahip bir bedevi, el falıma bakma konusunda ısrar etti. Gümüş bir sinide kakuleli bir kahve ikram etti; beni palmiye çardağının altına oturtup avucumu avucunun içine yerleştirdi ve dedi ki:

“Hayattaki her şey birbirine, görünmeyen, birbirine paralel giden ince, şeffaf ipliklerle bağlı...

Senin hayatını bağlayan bu iplikler bu aralar epey iç içeler; düğümlenmiş, birbirlerine karışmışlar...

Ama bunu sen istemişsin. İpliklerinin hepsini birbirine katmışsın! Bilinçli bir şey bu!

İpleri birbirine kattın ve bir süre de öyle kalsınlar istiyorsun. Daha sonra hepsini teker teker yoluna koymak üzere... 

Daha renkli ve daha akıcı!

Gitmek istiyorsun sen... Sadece gitmek için. İyi, git madem!

Çok sıkılmışsın maskelerden! Yüzlercesini takıyorsun her gün. Üstelik iyi de taşıyorsun. 

Ama artık çok sıkılmışsın! Maskelerinle kendi gerçekliğinin arasında sıkışmışsın... Çıkmak istiyorsun. 

Hepsini çıkarmak istiyorsun! İyi, çıkar madem!”

Gülümsedi... Sonra elimi bıraktı.

Elimi bıraktığı an ve sonrasında günümün geri kalanı epey garipti. Bütün gün, ortalıkta bir bulutun üzerinde seyredercesine süzüldüm. Kendimi ve etrafımı kristal bir fanusun dışından izledim bütün gün.

Gerçekte iflah olmaz bir analitik ve şüpheci tavrım vardır; bu tür falımsı, safsatamsı işlere pek prim vermem. Ancak bu bedevinin söyledikleri, aslında benim kendi sözlerimdi. Bunlar, nerede başlayıp nerede biteceğini bilmediğim bu süreçte kendi kendime söylediklerimin özetinden başka bir şey değildi: İpler, maskeler, seçilmiş kaos, gitmek, vs...

Çölden döndüm.

İşimden istifa ettim. Tazminatımı aldım. Evimi başkasına devrettim. Eşyalarımın çoğundan ya kurtuldum ya da depoladım. Alınabilecek en büyük sırt çantasını aldım ve bir fotoğraf makinesi edindim. Haritalarım, not defterlerim, yolda okunacak kitaplarım hazır. Bilet tamam. Pasaport tamam.

05.02.2010 tarihinde, saat 18.20’de Bangkok’ta oluyorum.

Plan şimdilik bu kadar... Sonrası rengârenk!

Bu günü kaç sene bekledim acaba? İşte oluyor :) Bir Gün Sendromu’nun en fanatik olduğum maddesi bu: Bir gün...

Amaç maksimum zaman kalabilmek. İdeali altı ay!

Tayland, Laos, Kamboçya, Vietnam...

2010 fantezisi on ay yaz olduğuna göre, musonlar başlarken güneşli yerlere doğru yol almaca...

Artık başlasın. :)