
Yolculuk tam olarak ne zaman başlar? Gidilecek o meçhul toprağa ilk adımı attığında mı, yoksa çok daha evvel, zihnin prangalarından kurtulduğu o ilk kırılma anında mı? Bilmiyorum. Tek bildiğim; cebimde o uçak bileti olmasaydı, yola çıktığım tarihi hafızamın kuytu köşelerinde asla bulamayacağımdır. Arkada ne kalmıştı sahi? Ne vardı geride? Ev dediğin yer, sığınılacak bir mekân mıdır yoksa bir yanılsama mı? Her gün adımladığım o tanıdık sokakların sureti nasıldı? Tuhaf bir unutuş bu; sanki tüm geçmişim bir sis perdesinin ardında kaybolmuş ve ömrüm hep bu yollarda, buralarda yahut uzaklarda akıp gitmiş gibi... Belki de hep öyleydi. Göçebe bir ruhun, yersiz yurtsuz bir zihnin değişmez yazgısı.
Geçmişe dair ne varsa, sanki hayat hafızamı elleriyle silmiş, ruhuma muazzam bir sessizlik bahşetmiş gibi. Tam bir arınma, köklü bir yeniden başlayış... Ne garip; giderken parmaklarım titriyor, uçağın merdivenlerine yürürken ensemden soğuk terler boşanıyordu. Dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan. Şimdi ise sanki ezelden beri buraya aitmişim gibi tebessüm ediyorum. Meğer ne beyhude, ne prangalı korkularla heba etmişiz zamanı. Aslında kaybedecek ne kadar az şeyimiz ve ne kadar dar bir vaktimiz varmış. İş bulma kaygısı, parasızlık kıskacı, faturalar, bitmeyen sorumluluklar derken, parıldayan bugünü gelecekteki endişelerin gölgesinde nasıl da çürütmüşüz! Baştan başlamak, nehre kendini bırakmak kadar zahmetsizmiş oysa. Bizi bağlayan tüm o kaygılar, korkularımızın ruhumuza vurduğu paslı zincirlerden ibaretmiş. Dünya her coğrafyada aynı dünya, insan her gökyüzünün altında aynı insan; hayat ise kendine akacak irili ufaklı binlerce mecra bulabiliyor.
Şimdilerde Kamboçya’dayım; Sihanoukville denen o sınır boyu sahil kasabasında. Buraya gelmeden evvelki son on günümü, Koh Chang adındaki o cennet bahçesinde, zamanı unutarak geçirdim. Hatta orayı, ömrümün son demlerini geçirebileceğim yerler haritasına çoktan kaydettim; fakat "yolcu yolunda gerek" diyerek yeniden sırtlandım heybemi.
Koh Chang’da yollarımızın kesiştiği İngiliz iki kardeşle, bir gece yarısı anlık bir esintiyle karar verip ertesi sabah soluğu Kamboçya’yı Tayland’a bağlayan kara sınırında aldık. Sihanoukville, o tozlu sınır kapısından arabayla yaklaşık dört saatlik bir mesafede. Yol boyu gözlerim bir parça beton bina aradıysa da nafile... Başta alelade birer çiftlik kulübesi sandığım o derme çatma yapıların, aslında insanların sıcak yuvaları olduğunu anladığımda göğsüme bir sızı oturdu.
Muazzam bir coğrafya, hoyrat ve büyüleyici bir doğa... Ve kötü yönetimin asırlık sefaleti. Bir zamanların ihtişamını Angkor Wat’ın taş duvarlarında yaşatan o gururlu Khmer halkı, şimdilerde bir parça ekmek uğruna, turistlerin gözlerinin içine bakarak gururunu feda ediyor. Çocuğunu doyurmanın çaresizliğiyle kıvranan bir anne ya da baba için gurur, taşınamayacak kadar ağır ve pahalı bir lüks olsa gerek.
Batılılar buraya gelip altın sarısı plajlarda güneşleniyor, bu derin yoksulluğun sunduğu o ucuz konforun tadını çıkarıyorlar. Bunu hangi vicdan terazisiyle yapabiliyorlar, anlamaktan gerçekten acizim. Etraflarında dönüp duran küçük çocuklar, başlarında tepsilerle upuzun sahili arşınlayan kadınlar, sepetlerinde taşıdıkları el emekleriyle sürekli bir şeyler satmaya çalışıyor. O çocukların yolu hiç okula düşmemiş, besbelli. Sabahın ilk ışıklarında kafamı uzattığımda da oradalar, gece bir barın loş ışığında de aynı feryat eden gözlerle sokaktalar. Bu manzaraya kör bakmayı, zihnimi kapatmayı çok isterdim; fakat yanı başımda bu dram sahnelenirken, kumsala uzanıp bikini izimi dert etmeyi vicdanıma ve insanlığıma yediremiyorum.
Sınırın tel örgütleri arasında Sarah ve Robert’la evrak işlerimizi hallederken, Edward adında Avustralyalı bir seyyahla kesişti yollarımız. Onun da saflarımıza katılmasıyla küçük çetemiz tamamlandı ve yola koyulduk. Sihanoukville’e vardığımızda gece siyah bir örtü gibi çökmüştü üzerimize; yorgunluktan dizlerimizin feri sönmüştü. Bu yüzden önümüze çıkan ilk, görece en lüks otele bıraktık kendimizi. Geceliği 20 dolarlık bir günahtı bu; lakin denizin hemen yanı başında, konforlu bir sığınak olunca bir de baktık ki üç gündür buradayız. Bugün, Kamboçya’nın kalbi olan Phnom Penh’e gitmeye talip olduk ve biletlerimizi kestik. Yarın rüzgâr bizi orada karşılayacak.
Sihanoukville fena bir liman sayılmaz; fakat Tayland’ın büyüsünden sonra içimden bu sulara girmek bile gelmiyor. Üstelik etrafı saran bu sefalet perdesi öyle kalın ki... Bileklik ya da tropikal meyve satan minik eller, sepetlerinde manikür, pedikür malzemeleriyle rızkını arayan kadınlar, savaşın ve mayınların geride bıraktığı uzuvsuz, dilenen adamlar... En katı yürek bile bu manzara karşısında unufak olur. Elinden hiçbir şeyin gelmemesi ise insan ruhunu içten içe kemiren bir kahır. Keşke bir sihirli değnekle dünyayı kurtarabilseydim. Yapabildiğimiz en büyük iyilik, o küçük çocuklara sıcak bir yemek ısmarlamak yahut peşlerine takılıp yerel pazardan bir okul çantası, bir önlük almak oluyor. Lakin bu da kendi içinde iki ucu çamurlu bir değnek. Çocuklar da bu merhamet ekonomisini çözmüş; turistlerin şefkatini bir kazanç kapısına dönüştürmeyi öğrenmişler. Biz verdikçe, onlar hem bizden hem de ardımızdan gelecek olanlardan daha fazlasını talep ediyor. Güvenip bir fona, bir kuruma bağış da yapamıyorsunuz; zira çocuk hakları için feryat eden o meşhur vakfın genel sekreterinin, el altından kara para akladığı fısıltıları dolaşıyor kulaktan kulağa. Belki de en hakiki olanı; buralarda bir köy okulunda gönüllü yazılmak, sadece karın tokluğuna çalışıp o çocukların zihnine doğrudan bir ışık bırakmak. Fakat bunun için henüz erken; Heybemdeki seyahat hakkını henüz tüketmedim, yerleşik bir rüya görmek için önümde yürüyecek daha çok yolum var.
Velhasılkelam; yarın şafakla birlikte Phnom Penh’e doğru süzüleceğiz. Yeni bir çanta toplama ritüeli daha... Tüm dünyalığım, sırtımda taşıdığım bir tek çantadan ibaretken bile, "İnsan hâlâ ne kadar çok şeye sahip," diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
