13 Ocak 2010 Çarşamba

Artık Başlasın


Sinai Çölü’nde, Kızıldeniz’in kıyısındaki kumların üzerinde bir kahvede, kapkara dişlerine rağmen insanın yüreğini ferahlatan bir gülümsemeye sahip bir bedevi, el falıma bakma konusunda ısrar etti. Gümüş bir sinide kakuleli bir kahve ikram etti; beni palmiye çardağının altına oturtup avucumu avucunun içine yerleştirdi ve dedi ki:

“Hayattaki her şey birbirine, görünmeyen, birbirine paralel giden ince, şeffaf ipliklerle bağlı...

Senin hayatını bağlayan bu iplikler bu aralar epey iç içeler; düğümlenmiş, birbirlerine karışmışlar...

Ama bunu sen istemişsin. İpliklerinin hepsini birbirine katmışsın! Bilinçli bir şey bu!

İpleri birbirine kattın ve bir süre de öyle kalsınlar istiyorsun. Daha sonra hepsini teker teker yoluna koymak üzere... 

Daha renkli ve daha akıcı!

Gitmek istiyorsun sen... Sadece gitmek için. İyi, git madem!

Çok sıkılmışsın maskelerden! Yüzlercesini takıyorsun her gün. Üstelik iyi de taşıyorsun. 

Ama artık çok sıkılmışsın! Maskelerinle kendi gerçekliğinin arasında sıkışmışsın... Çıkmak istiyorsun. 

Hepsini çıkarmak istiyorsun! İyi, çıkar madem!”

Gülümsedi... Sonra elimi bıraktı.

Elimi bıraktığı an ve sonrasında günümün geri kalanı epey garipti. Bütün gün, ortalıkta bir bulutun üzerinde seyredercesine süzüldüm. Kendimi ve etrafımı kristal bir fanusun dışından izledim bütün gün.

Gerçekte iflah olmaz bir analitik ve şüpheci tavrım vardır; bu tür falımsı, safsatamsı işlere pek prim vermem. Ancak bu bedevinin söyledikleri, aslında benim kendi sözlerimdi. Bunlar, nerede başlayıp nerede biteceğini bilmediğim bu süreçte kendi kendime söylediklerimin özetinden başka bir şey değildi: İpler, maskeler, seçilmiş kaos, gitmek, vs...

Çölden döndüm.

İşimden istifa ettim. Tazminatımı aldım. Evimi başkasına devrettim. Eşyalarımın çoğundan ya kurtuldum ya da depoladım. Alınabilecek en büyük sırt çantasını aldım ve bir fotoğraf makinesi edindim. Haritalarım, not defterlerim, yolda okunacak kitaplarım hazır. Bilet tamam. Pasaport tamam.

05.02.2010 tarihinde, saat 18.20’de Bangkok’ta oluyorum.

Plan şimdilik bu kadar... Sonrası rengârenk!

Bu günü kaç sene bekledim acaba? İşte oluyor :) Bir Gün Sendromu’nun en fanatik olduğum maddesi bu: Bir gün...

Amaç maksimum zaman kalabilmek. İdeali altı ay!

Tayland, Laos, Kamboçya, Vietnam...

2010 fantezisi on ay yaz olduğuna göre, musonlar başlarken güneşli yerlere doğru yol almaca...

Artık başlasın. :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder