22 Ağustos 2001
Her sabah yeni bir güneş doğuyor ufukta. Oysa zamanın sabah kuşanması için bir yıldıza ihtiyacı yoktur aslında; nitekim ruhumuzun en amansız, en sevmediği sabahlar, gökyüzünün güneşsiz doğduğu o karanlık şafaklardır. Güneş doğsa ne fark eder, doğmasa ne? Günler, zincirini kıramadığımız korkunç bir zorunlulukla birbirinin kuyruğuna takılmış akıyor. Zaman, yirmidört saatlik o dar kafese sıkışmış; bizse parmaklıkların dışına taşmayı bir türlü beceremiyoruz.
Zaman akıp gidiyor avuçlarımızdan ve bizler, her gün aynı sahnede birbirine benzeyen sığ oyunlar sergiliyoruz. Doğrusu, bu oyunun figüranları olmaktan hiçbirimiz memnun değiliz. Yine de unutmayı seçtik; canımızı yakan o kör gerçekleri görmezden gelerek avunduk. Hayatlarımızı, anlarımızı, nefesimizi başkalarıyla bölüştük. Hep başkaları, hep o yabancı yüzler... Bu, dipsiz ve sonsuz bir arayıştı. Dokunduğumuz her insanda ruhumuzun kayıp bir parçasını bulur gibi olduk ama hiçbir şey içimizdeki o büyük boşluğu doyurmaya yetmedi. Kimini az, kimini çok sevdik; ama en nihayetinde en çok, aynada bize benzeyenleri, bize bizi hatırlatanları sevdik.
Üstelik bir de geçmişe dönük o amansız takıntımız var. Geçmişin hep daha büyüleyici, hep daha güzel olduğunu iddia edip durduk; oysa bu his, mazinin güzelliğinden değil, yalnızca geçip gitmiş olmanın verdiği o dokunulmaz esrarengizlikten ibaretti.
Belki de artık o karanlık sığınaklardan çıkıp güneşin altına yürümenin vakti gelmiştir. Evet, güneş acımasızdır; gözleri yakar, illüzyonları bozar. Fakat her şeyi, tüm çıplaklığı ve kesinliğiyle ortaya çıkaran da yalnızca odur.
Aslında başkalarının gözlerinde beyhude yere aradığımız o şifayı, biraz da kendi içimizin derinliklerinde aramalıydık. İnsan, kendi varlığını sevmeye başladığı o mukaddes eşikte, başkalarını da hakkıyla sevebilmenin sırrına erer. Bu ana dek belki defalarca aldatıldık, hırpalandık, ruhumuzda ince sızılar taşıdık; fakat bu yaralar, geleceğin de hep can yakacağı anlamına gelmez. Şöyle bir durup varoluşun ritmini dinleyince fark ediyor insan: Yaşanmamış, paylaşılmamış o kadar çok mucize var ki körleştiğimiz dünyada... Belki de tek ihtiyacımız, ayrıntıların gizli diline kulak vermekti.
Şimdi, sanki hayata dair hiçbir şey bilmiyormuş gibi, tüm önyargılardan arınmış berrak bir zihinle yaklaşmalıyız insana ve dünyaya. Evet, tam da şu an, o unuttuğumuz patikaya yeniden koyulmalıyız. Sevmeyi öğrenmeliyiz; ötekini, yabancıyı, hatta bizi olgunlaştıran o keskin acılarımızı bile bağrımıza basmalıyız.
Çünkü tam da her şeyin bittiğini, hikayenin sonuna gelindiğini sandığımız o karanlık an, aslında yeni bir başlangıcın habercisidir. Şimdi, tam da şu saniye başlamalıyız. Zaman öylesine dar, öylesine kıymetli ki... Erteleyecek tek bir nefesimiz bile kalmadı; şimdi, hemen, şu an yeniden başlamalıyız.
Her gün yanından geçip gittiğimiz, her şeyini bildiğimizi sandığımız o insanları —belki çok sevdiklerimizi, belki de hiç sevemediklerimizi— sanki dünyada ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi, hiçbir şeylerini bilmeden, hayretle ve yeniden tanımalıyız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder