4 Haziran 2008 Çarşamba

Olağan Rahatsızlıklar















 OLAĞAN RAHATSIZLIKLAR 

Yine kafamın içinde tilkilerin çiftleştiği o absürt saatlerden birindeyiz ve aklıma tünedi mevzu: Hayatın Minik Gıcıkları.

Bayaadır kafa yoruyorum bu işe. Hani hayat kalitesini sinsice emen, gözle görülmeyen o mikroskopik gıcıklıklar var ya... İşte onlardan gırtlağıma kadar tiksindiğimi fark edince oturdum buraya döktüreyim dedim. Zaten ya yapacak hiçbi skim yok, ya da tonla iş var ama benim kılmı kıpırdatasım gelmiyo. Dedim bari mantıklı bişeyle vakit öldüreyim. Aslında yalan, yazarken uydurdum şu an bu mantık işini. Baktım giriş cümlesi fiyakalı oldu, hiç bozmadan üzerine çöktüm hemen.

Beni Çileden Çıkaran Detaylar...

Sabahın köründe, tam olarak 07.30’da o alarmın yırtınmasından son 8 yıldır ölümüne nefret ediyom ya.

Şu plaza bebelerinin asansör içi sahte muhabbetlerine hastayım. İçimden zerre kadar "ii mesailer" demek gelmiyo abi. Millet o devasa beton canavarın yemek borusunda, kapı açılınca ömrünü çürüteceği kendi mini hücresine doğru ilerlerken neyin kibarlığı bu? "Bu gökdelenler bir gün hepimizi kusacak" ya da "Hadi gidin masabaşında gençliğinizi gömün" diye bağırasım var. Ama milletin sabah sabah asabını zıplatmayalım diye susuyom. Net rahatsızım.

Bütün dünya yatıp kalkıp mangır düşünüyo. Bende kuruş yok. Parasız kalmakta da yeminliyim galiba. Paranın bizzat kendisi ofsayt zaten. İşi gücü takasa bağlayalım arkadaş. Sen bana çuval yap, ben sana ipod veriim, geçinip gidelim.

Yok türbandı, yok ergenekondu, susurluktu, AB’ye mi girelim yoksa AB mi bize monte etsin tartışmaları, 301. madde, telekulak skandalları, azınlık geyikleri, "dinimi yaşayamıyomcular", "gayim ama gururluyumcular"... Alayının topuna birden "Gaaaaaaaark" diye kusasım var.

Şu istanbul kartın / akbilin tam basacakken "yetersiz bakiye" ötmesinden kusasım geliyo. Sınırsız, bitmeyen akbil icat edin lan artık.

Kadın erkek eşitliği muhabbetinden, cinsiyet ayrımından ve o her yere sokuşturulan pozitif ayrımcılıktan kusasım geliyo, tiksiniyom resmen.
Dünyada bi yere gidesim geliyo; yok vizaydı, pasaporttu, banka dökümünün aslıydı, tonla belge ve para istiyolar. Lan haritanın üstüne kurşun kalemle çizilmiş, gerçekte dünyada var olmayan o hayali kesik çizgileri geçememek neyin kafası ya?!

Televizyondaki o beyni uyuşturan dizilerden, yarışma mallıklarından, digitürkten, kablolu dan; kısaca TV denen o kutudan iğreniyorum. Sesini duymak istemiyom, görüntüsünü görmeye katlanamıyorum. Şehirler arası otobüste zorla izletilmesinden, yemek yediğim mekanda fonda cıyaklamasından nefret ediyom.

Takım elbiselerden, o jilet gibi gezen tiplerden ve özellikle hafta içi beş gün o kıyafete mahkum olup hafta sonu da gömleği yüksek bel kotun içine sokuşturup altına kundura giyen o vizyonsuz dayılardan feci irite oluyom.

Metrolardaki yürüyen merdivenlerin sol tarafını babasının malı gibi kapatıp ısrarla sağda durmayan o sığır kitleye oracıkta meydan dayağı çekmek istiyom.

İstanbul’daki yaya geçitleri var ya, hani güya yayaya öncelik diye asfalta çekilen o beyaz şeritler... İşte oralarda bi tane bile arabanın durup yol vermemesine hastayım. Bi gün trafik kilitlenip o çizgilerin üstünü kapattıklarında, gözümü karartıp arabaların kaportalarına basa basa yürüyüp geççem. Ya da en kötü kapışıp dayak yiyip rahatlıcam herhalde.

TDK’nın kıçından uydurduğu kelimelerden, iki kelime yabancı laf ettin diye vatan haini muamelesi yapanlardan ve neyi niye savunduğunu bilmeyen, tarihten bihaber o yobaz, tepkici TRT militanı tiplerden acayip tırsarım.

İsmimi her seferinde yanlış yazmakta inat eden, harf harf kodladığımda bile salak gibi "lüleburgaz-ordu-bolu-niğde-ankara" diye bodoslama yazan o geri zekalı zihniyete hayranım ya. Gıptayla bakıyorum. Kulaklarını delip anahtarlık yapasım geliyo.

Konserve açarken o yuvarlak metal halkanın çat diye elinde kalmasına karşı acayip bi nefretim var. Gazoz kapağını dişle açanları (hele diş hekimiysen) asla tasvip etmiyom. Karton meyve sularının pipetinin ambalajın içinde kaybolması içimi dağlıyo. Ve en bombası: Türk malı bisküvi, çikolata ambalajlarındaki o "buradan açınız" ibaresinin altındaki asla açılmayan o imkansız mekanizma uykularımı kaçırıyo. Elin oğlu Mars’a koloni kurmaya gidiyo, senin ürettiğin eti pufun jelatini kenardan yırtılmıyo ya... Bıraaaak allahasen yaaa!!

Rüyalarımda sürekli birbirini kıtlayan ıstakozlar görmek, dişlerimin dökülmesi, sokakta don atlet çıplak kalmak, işe sürekli geç kalmak gibi boktan temalardan bıktım. Ben rüyalarımda pembe fillerin tango yapmasını istiyom arkadaş. Ama olmuyor, olmuyooo, olamıyoooor işte!

Yazarken komik miyim kaygısı, çalışırken aşırı ciddiyet kasma derdi, uyurken uyuyamama korkusu, boğazımdan bi lokma geçerken kilo alma stresi, osururken acaba koktu mu paranoyası... Şu hayatta kaygılardan bir türlü sıyrılamamaktan feci rahatsızım.

Kısacası, böyle sisteme rahatsız olmaktansa, hepten ra-hat-sız-ım ulan!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder