Geldiğim günden bu yana, bir yerde durup teknolojiyle ve kendi iç sesimle baş başa kalacak o sessiz vahayı bulamadım. Aslında kafamda bir online gezi günlüğü kurmak, blog yazıları kaleme almak ve sekiz gigabaytlık hafıza kartımdaki kareleri internet albümlerine yüklemek gibi fikirler uçuşuyor; ama buranın zamanı başka türlü akıyor, bizi kendi kurallarına uymaya zorluyor. Dağlara tırmanıyor, coşkun nehirlerde yüzüyor, geceleri dost meclislerinde sabahlayıp şafak sökmeden yollara düşüyoruz. Hayatın bu amansız ve güzel koşturmacasında, durup soluklanmaya bile fırsat bulamadan akıntıya kapılıp gidiyorum.
Şehrin sıcağı tenimdeydi. Ne olduğunu bile anlayamadan, kendimi dünyanın dört bir yanından gelen gezginlerin toplandığı coşkulu bir CouchSurfing partisinin tam ortasında buldum.
Grafitilerle kaplı duvarların arasında, adeta kuralları olmayan bir dünyanın içine düşmüştüm. Salonda yeşil çuhasıyla arzıendam eden bir bilardo masası, köşeleri parmaklarıyla ateşe veren DJ'ler, su gibi akan içkiler ve havuzun serin sularında geceye karışan siluetler... Seyahatimin en büyük yükü olan bavulumu bile henüz yere bırakmamışken, Bangkok bana kendi kurallarıyla, kendi usulünce muazzam bir selamlama sunuyordu.
Bangkok’un sabahı, ruhumun ezberlediği o tanıdık şafaklara hiç benzemiyordu. Ben henüz gecenin o esrik koynundan sıyrılamamışken, şehir çoktan kendi ritmiyle uyanmış, gürültülü bir nehir gibi akmaya başlamıştı bile. Ağırlaşan göz kapaklarımla etrafa bakıp, "Ben en iyisi tüm bu karmaşanın üstüne derin bir uyku çekeyim," dedim içimden. Ve o uykunun ardından, Bangkok’un o hummalı girdabında iki gün daha kaybolup gittim.
Takvimler başka bir günü gösterirken, şehrin yaklaşık bir saat dışındaki yüzen pazarın mistik havasına bıraktım kendimi. Teknelerin birbirine sürtüne sürtüne yol aldığı, hayatın tamamen suyun üzerinde kurulduğu ve her şeyin nehrin akıntısıyla birlikte akıp gittiği büyülü bir rüyanın içindeydim sanki.Gece olduğunda rotam Khao San’dı. Ufak çaplı bir alkol seansının ardından, masamız adeta bir Birleşmiş Milletler toplantısına dönüştü; dünyanın dört bir yanından kopup gelen insanlarla sabaha kadar süren muazzam bir muhabbete tutuştuk. Bu tatlı yorgunluğun ertesi gününü ise havuz başında yeme, içme ve bolca kakara-kukara ile tamamen gevşemeye ayırdım. Bangkok beni öyle bir içine çekmişti ki, daha ne olduğunu anlamadan en az kırk farklı ruhla tanışmış, kırk farklı dünyaya dokunmuştum.
Hepsinin sırtında bir hikâye, zihninde bir sonraki durak, bir yerlerden gelip bir yerlere yetişmenin o tatlı telaşı vardı. Biri dün bir coğrafyayı geride bırakmış, öteki yarın bir başkasına kanat açacak... Birileri, hiç tanımadıkları insanlarla yepyeni rotaların haritasını çiziyordu oturduğu yerde.
— Oraya böyle gidin.
— Bakın, burada bunlar oluyor.
— Yok, oradan oraya geçilmiyor, yol kapalı.
Herkes bir anlığına birbirinin pusulası oluyor, bir diğerinin hayat hikâyesine görünmez bir cümle ekliyor, sonra o büyük yapbozun içinden sıyrılıp yeniden kendi yalnız yoluna düşüyordu.
Benden söylemesi; burada dünya bildiğimiz ekseninden kaymış, bambaşka bir gökyüzünün altında dönüyor.
Zaman da alışık olduğumuz o zalim çarklarını bırakmış, burada başka bir fısıltıyla işliyor.
Çabuk desem, değil.
Hızlı desem, o da değil.
Zaman burada, sanki tam da olması gereken o gizemli kıvamında akıyor; ne ağır aksak bir yürüyüş ne de çılgınca bir koşu...
Sadece dolu dolu, her anın hakkını vererek.
İnsanın, ömründen akıp giden her bir dakikayı avuçlarının içine alıp, birer mücevher gibi cebine koyarak yanında götüresi geliyor.
Ayın 8'inde Ozan ve Edgar geldi. Bangkok Havaalanı'nda buluşup beraber kuzeye, Chiang Mai'ye uçtuk. Orada Thai arkadaşımız Wii ile buluştuk. Bir gece Chiang Mai'de kaldık.
Sonra yine o tanıdık çağrı: Seyahat.
Yine yol, yine ufkumuza düşen başka bir coğrafya...
Ozan’ın gelişiyle birlikte eğlencenin ritmi yeniden yükseldi, partiler birbirini kovaladı. Ertesi sabah, gecenin ağırlığı üzerimizdeyken zar zor yataktan kalkıp Lampang’a doğru yönümüzü çevirdik. Yolun bizi nereye götüreceğini bilir gibi, güzergâh üzerindeki bir fil koruma alanına bıraktık kendimizi.
Şahane, mağrur hayvanlar... İlk defa bu kadar çok fili bir arada görmek bile başlı başına büyüleyici, adeta gerçeküstü bir deneyimdi. Çocukken, başka bir dünyanın masalında yaşar gibi kurduğumuz o uzak hayaller vardır ya; hani günün birinde aniden gerçekleşiverir... İşte o an, insan kelimelerini kaybediyor; zihninden dökülen tek şey derin bir, "Vay be!" nidası oluyor.
Gerçekten oradaydım. Tüm o çocukluk masallarımın ötesinde, usulca nefes alan bir filin tam yanındaydım.
Yol üstünde mistik bir tapınağa uğrayıp ruhumuzu tazeledikten sonra nihayet Lampang’a vardık.
Lampang’da bizi Wii’nin saraydan farksız, devasa evi karşıladı. Evde şu an kimsecikler yaşamıyor; ailesi merkeze yakın başka bir eve taşındığı için bu koca alan tamamen bize kalmış durumda. Akşam saatlerinde ise menzili değiştirip Wii’nin annesinin evine akşam yemeğine davet edildik.
Annesi öyle içten, öyle zarif ki... İnanılmaz güzel bir insan. Masadaki sohbet esnasında babasının bir dönem Libya’nın Sirte şehrinde çalıştığını öğrenince şaşkınlığımızı gizleyemedik. İnsan hayret etmeden duramıyor: Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığın insanların evinde oturmuş yemek yiyorsun. Daha birkaç saat önce adını bile bilmediğin yabancıların hayatından kesitler dinliyorsun. Sonra bir bakıyorsun ki, dünya aslında haritalarda göründüğü kadar büyük ve ulaşılmaz değil; birbirine pamuk iplikleriyle bağlı, küçücük bir yer.
Ertesi iki gün boyunca, medeniyetin sınırlarını geride bırakıp kendimizi dağların o vahşi şefkatine bıraktık.
İlk gün ormanın balta girmemiş derinliklerine doğru süzüldük. Coşkun nehir kıyısı boyunca ilerlerken, yanımızda küçücük bir fil yavrusu neşeyle tepindi durdu. Suyun içinde hopluyor, zıplıyor, çılgınca oynuyordu; belli ki o an buraların yabancısı olan bizlerden çok daha fazla eğleniyordu. Rehberimiz gülerek anlattı: Bizim bu muzır fil, rüşvet olarak muzunu almayınca adımını bile atmıyor, hatta inat edip kızınca insanlara tükürüyormuş! Adı da ruhu gibi kısacık ve sevimliydi: "Ya!"
Ormanın kalbine doğru ilerledikçe yollar nezaketini kaybetti; önce dar bir patikaya, sonra da adeta yalnızca kadim ayak izlerinin bildiği gizli geçitlere dönüştü. İşte o an araçlardan indik ve sadece yürümeye başladık.
Sekiz kilometre...
Üç uzun saat...
Dik tepelerin, nefes kesen sık ormanların ve nemli toprağın kokusunu içimize çekerek dik bir araziyi tırmandık. Attığımız her adımda şehir, insan yapısı ne varsa biraz daha geride, çok geride kaldı. Telefonlar, arabalar, uğultulu kalabalıklar, o bildiğimiz tanıdık hayat... Hepsi dağın eteklerinde, bambaşka bir dünyada asılı kalmıştı artık.
Bir süre sonra dünyadan geriye yalnızca orman kaldı.Yeşilin içinde saklanan bambaşka bir yeşil...Devasa ağaçların arasından süzülen altın rengi ışık huzmeleri...Uzaklardan bir yerlerden kulaklarımıza çalınan o dingin su sesi...Ve her adımda ayaklarımızın altında ezilen nemli toprak.
Zamanın ve mekânın unuttuğu o sonsuzluğun ortasında, sonunda Lahu halkının dünyasına, o kadim yuvasına ulaştık.
Yol boyunca bize eşlik eden muz bahçeleri, coşkuyla akan şelaleler ve yaprakların arasından süzülen o masalsı ışık huzmeleri... Yukarılara doğru tırmandıkça manzara öyle bir ihtişama büründü ki artık onu tarif etmek için "güzel" kelimesi aciz kalıyordu. Akıl almaz, adeta saçmalık derecesinde büyüleyici bir güzellikti bu.
Gece karanlığı çöktüğünde başımı gökyüzüne kaldırdım. Hayatım boyunca görmediğim, hayal bile edemediğim kadar çok yıldız oradaydı. Şehirlerin o yapay hengamesinde yaşarken, insan gökyüzünün ne denli uçsuz bucaksız olduğunu unutuveriyor. Metropol ışıklarının altında, tepemizde yalnızca birkaç soluk yıldız var sanıyoruz. Oysa insan yapısı o sahte aydınlık biraz olsun geri çekildiğinde, sonsuzluğun aslında ne kadar kalabalık olduğunu anlıyor insan.
O gece yıldızlar sanki karanlık bir örtünün üzerine serpilmiş gibi değil, gökyüzünün ta kendisiymiş gibi parıldıyordu. Dünyanın bir ucunda, adsız bir dağın tepesinde, evrenin karşısında ne kadar küçücük bir insan olduğumu hissettim. Ve garip bir şekilde; ruhumun hiç olmadığı kadar güvende, hiç olmadığı kadar yerli yerinde olduğunu anladım.
Duş almak için bizi yan taraftaki bambu bir kulübeye yönlendirdiler. Musluktan resmen erimiş buz akıyordu. Ama bütün gün ormanın o nemli sıcağında kilometrelerce yürüdükten sonra, o soğuk suyun altına girmek bana dünyanın en lüks spa salonundaymışım gibi hissettirdi.
Duştan çıkıp o samimi bambu evin içine geçtik. İçeride Lahu kadınları, mum ışığında Thai masajı yapıyorlardı. Bir tarafta titreyen mum alevleri, diğer tarafta bambu gözeneklerinden içeri sızan dağ gecesi ve dışarıda dağların o büyüleyici sessizliği...
Az sonra Lahu’dan, enerjileriyle ortamı neşelendiren iki süper komik ve şirin adam bize harika yemekler hazırladı. Yemek hazır olunca hep beraber sofraya kurulduk. Bize Lahu halkının tarihini anlattılar, dillerinden kelimeler paylaştılar, iplerle oynanan yerel oyunlar öğrettiler. Derken köyün çocukları geldi; şarkılar söylemeye başladılar. Onlar söyledi, biz hayranlıkla dinledik.
İşte o büyülü saniyelerde dünyanın ne kadar büyük olduğunu değil, aslında ne kadar birbirimize benzediğimizi düşündüm. Bazen insanın kendini bir yere ait hissetmesi için aynı lisanı konuşmasına gerek kalmıyor. Aynı sofraya oturmak, o sıcaklığı paylaşmak fazlasıyla yetiyor.
Küçük bir not: Ekibimiz toplam on bir kişiydi ve her biri birbirinden şahane insanlardı. Tayland; ister sırt çantalı bir gezgin olsun ister dağdaki yerlisi, dünyanın en güzel kalplerini bir araya toplamış muazzam bir mıknatıs gibi. Sanırım uzun yollara düşmenin en güzel tarafı da bu insanlara çarpıp çoğalmak.
Daha önce hiç tanımadığın, varlığından bile haberdar olmadığın insanların hayatına birkaç saatliğine, birkaç günlüğüne misafir oluyorsun. Onlarla aynı sofrada gülüyor, aynı yemeği kaşıklıyor, aynı uçsuz bucaksız manzaraya gözlerini dikiyorsun. Sonra bir sabah vakti gelip çatıyor; heybeni omuzlayıp yeniden yola düşüyorsun.
Ama giderken yalnız gitmiyorsun; onların sesleri, yüzlerindeki o duru çizgiler, bıraktıkları içten kahkahalar bir süre daha seninle yürüyor, içine işliyor.
O gece köyde hep beraber, birbirimizden sadece incecik sinekliklerle ayrılmış yataklarda, dağın nefesini dinleyerek uyuduk. Sabahın ilk ışıklarıyla erkenden uyanıp kahvaltımızı ettik ve yolun çağrısına uyarak yeniden yürümeye başladık.
Şelalenin serin sularında yıkandık, coşkun nehirde azgın dalgalarla rafting yaptık. Bizi akıntıya bırakan bir bambu salın üzerinde, nehir boyunca sessizce sürüklendik. Doğanın koynunda son kez yemeğimizi yedik.
Ve sonra... Dönüş vakti.
Yol, yönünü yeniden aşağıya, o bildiğimiz dünyaya doğru kıvırdı. Kadim dağ arkamızda kalıp küçüldü. O vahşi orman, gürül gürül çağlayan şelaleler, içimizi ısıtan bambu evler ve gökyüzünü dolduran o muazzam yıldızlar yavaş yavaş uzaklaştı, birer anıya dönüştü.
Şimdi Chiang Mai’deyiz. Ekibin gençleri bu gece enerjik, şehrin neon ışıkları altında dışarıda eğleniyorlar. Ama bu gece benden buraya kadar.
Günler sonra ilk kez fırsat bulup sakin bir köşeye oturdum. Zihnimdekileri usulca karaladım, uzun süre sonra ilk kez internete bağlandım. Ve şimdi, o tatlı yorgunluğun hakkını vermek için uzun, derin bir uykuya bırakacağım kendimi. Fark ettim ki, koca bir haftadır neredeyse hiç durmadan akmışım.
Belki de seyahat dediğin, yolculuk dediğin şey tam olarak budur: Bir yere varmak, bir menzile ulaşmak değil... Bir süreliğine de olsa kendinden uzaklaşabilmek.
Tanımadığın o yabancı sokaklarda özgürce kaybolmak...
Hiç bilmediğin dillerde konuşulan hikayeleri, melodileri dinlemek...
Hiç tanımadığın, adını yeni duyduğun insanların sofrasına bağdaş kurmak...
Bir filin heybetli sırtında, ormanın derin kalbinden geçmek...
Dağın zorlu yollarında, tam üç saat boyunca nefes nefese yürümek...
Bir şelalenin göğsünden dökülen buz gibi suya kendini bırakmak...
Ve gece başını göğe kaldırdığında, hayatında hiç görmediğin kadar çok yıldızla göz göze gelmek.
Ve nihayet, bir gün, bir köşede öylece durup... Tüm bu yaşananların gerçekten bir rüya değil, yaşanmış birer hakikat olduğunu anlamaya çalışmak.
Belki de insan, hayatı gerçekten yaşadığını ancak durduğunda fark edebiliyor. Ben galiba şu an tam olarak bunu yapıyorum.
Biraz duruyorum.
Biraz yazıyorum.
Biraz nefes alıyorum.
Sonra vakti gelince, o heybemi yine omuzlayıp yola çıkacağım. Çünkü bu topraklarda yol hiç bitmiyor; sadece bir yerden, başka bir yere dönüşüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder