I. Üzüm Taneleri ve Sürgün Çocuklar
Ürdün’de, çocukluğumun henüz dördüncü basamağındayken, kader bizi alıp Hristiyan bir köyün yabancı sokaklarına bıraktı. Annem, kız kardeşim ve ben… Yeni evimize giden yollar, henüz ilk adımlarımızda taşlarla örüldü. Küçük ellerin fırlattığı taşlar tenimize değerken, havada "Müslümanlar! Müslümanlar!" çığlıkları yankılanıyordu. Annem, bir aslan vakarıyla bizi göğsüne siper edip muhtarın kapısına dayandı. O gün köyde, bağ bozumu neşesiyle şarap yapılıyordu. Kadim bir geleneğe göre üzümleri yalnızca bakire kızlar ezebilirdi. Biz o köyün yabancısı, o dinin ötekisiydik; fakat o gün, önyargıların sınırları eridi. Müslüman olmamıza rağmen kız kardeşim ve ben, Hristiyan çocuklarla o büyük teknelerin içine girdik. Ayaklarımızın altında ezilen üzümlerin mor suyu, aramıza çekilen görünmez duvarları yıkayıp götürdü.
II. On Ağacın Külü ve Öğrenilen Hayat
Evimizi kuşatan uçsuz bucaksız bir şeftali çiftliği vardı; adeta ucu bucağı görünmeyen yeşil bir deniz. Evin hemen yamacındaki ağaçların meyveleri bizim rızkımızdı, ötesini ise bir çiftçi toplardı. Mevsim dönümlerinde, toprağın üzerindeki kuru otları ateşe verdiklerini görür, büyülenmiş gibi izlerdim. Bir gün, çocukça bir cesaretle arkadaşlarımı topladım ve kibriti çaktık. Bilmiyorduk ki o yangınları çıkaranlar, ateşin hırsını dizginlemek için topraktan sınırlar çekerlermiş. Bizim ateşimiz sınır tanımadı; rüzgarla işbirliği yapıp on tane şeftali ağacını küle çevirdi. Ev sahibinin öfkesi göğü yoruyordu: "Öldüreceğim o çocukları!" diye kükrerken, annem bizi şefkatinin en kuytu köşesinde sakladı. O gün canımız yanarak öğrendik: Hayatın bahçesinde bir şeye elini sürmeden önce, onun sırrını öğrenmek gerekirdi.
III. Meşe Ağacının Gölgesi ve Küfürbaz Misafir
Evin yanı başında, zamana meydan okuyan yüz yıllık bir meşe ağacı yükselirdi. Heybeti o kadar büyüktü ki gölgesi altına en az dört arabayı alır, bizi güneşin gazabından korurdu. Kız kardeşimle o dev gövdenin altına minik çadırlar kurar; yataklarımızı, battaniyelerimizi, en sevgili oyuncaklarımızı oraya taşırdık. Anneme, "Bu gece burada, doğanın kalbinde uyuyacağız," diye diretirdik. Annem, yüzünde muzip bir gülümsemeyle "Tamam" derdi. Fakat gece siyah pelerindir, ardında bilinmezlikler saklar. Karanlık çöküp de ormanın derinliklerinden vahşi hayvanların uğultuları yükselince, cesaretimiz çadırda kalır, arkamıza bakmadan eve koşardık.
O günlerden aklımda kalan bir diğer neşeli hatıra ise evimizin o aksi papağanıydı. Annem arabasını Türk bir tamirciye götürürdü; onlar memlekete kesin dönüş yaparken bu kuşu bize emanet ettiler. Papağan, birisi eve izinsiz girdiğinde ya da canı sıkıldığında Türkçe avazı çıktığı kadar bağırırdı: "S**tir git!" İşin latifesi, evimize gelen misafirlerin hepsi Arap’tı ve kuşun kendilerine ettiği bu ağır hakaretleri kibar birer selamlama zannedip gülümserlerdi.
IV. Annemin Gizli Rotası
Biz çocuklar o sıralar habersizdik ama annemin zihninde sessizce olgunlaşan bir kaçış planı vardı: Türkiye’ye taşınmak. Annemle babam, ben henüz iki yaşındayken yollarını ayırmıştı. O coğrafyanın sert yasalarına göre, bir babanın kızı 15 yaşına bastığında kimseye sormadan onu elinden alma hakkı vardı. Annem, ömrü boyunca erkil dünyanın zincirlerini kırmaya çalışmış, bu uğurda ağır bedeller ödemiş yaralı bir kadındı. İlk evliliğinden, benden tam 15 yaş büyük bir ablam vardı. Annem babamla evlenip bana hamileyken, eski kocası bir gece kapıya dayanıp ablamı zorla alarak Suudi Arabistan’a kaçırmıştı. Ben ablamın yüzünü ilk kez gördüğümde 20 yaşındaydım. Annem, aynı acının benim üzerimde tekrarlanmasına izin vermezdi. Celladıyla yüzleşmemek için, ben 15 yaşıma girmeden bu topraklardan gitmeliydik.
V. Amman’dan İstanbul’a Uzanan Özgürlük
Neyse ki anneannem Türk’tü ve çocuklarını zamanında Türk elçiliğine nakşetmişti. Damarlarımızda taşıdığımız bu kimlik, bizim özgürlük biletlimiz oldu. Annem bir öğretmendi ve yaz kapıyı çalıp üç aylık tatil başladığında, bizim için macera başlardı. Amman’dan İstanbul’a uzanan o uzun yollarda, direksiyonda tek başına bir kadın, arkada ise dünyayı keşfeden kız çocukları vardı. O seyahatlerin kokusu hâlâ burnumdadır.
Gündüzleri yol akar, geceye doğru başımızı sokacak bir otel bulup sığınırdık. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, yabancı şehirlerin sokaklarını adımlar, sonra yeniden yola koyulurduk. Bir gün, uçsuz bucaksız bir otobanda saatlerce gittik. Gece, simsiyah bir örtü gibi üzerimize çöktü ama kalacak tek bir ışık bile bulamadık. Annemin yorgunluktan gözleri kapanıyordu. Issız, terk edilmiş bir benzin istasyonuna sığındık. Arabayı, arkasındaki dünyaya kapatırcasına duvara sıfırlayarak park ettik, kapıları kilitledik ve uykunun güvenli limanına bıraktık kendimizi. Sabah, camın tıklatılmasıyla uyandık. Karşımızda elinde bir tepsiyle duran, hiç tanımadığımız bir adam vardı. Tepside dumanı tüten sıcak bir çay ve taze poğaçalar… Bizi doyurdu, içimizi ısıttı ve "Yolunuz açık olsun" diyerek bizi meçhule uğurladı