14 Aralık 2010 Salı

SADECE SON NEHİR KURUDUĞUNDA

"Kentteki ortalama insanın, emeklilikten sonra Güneye taşınma hayali vardır. Şöyle düşünür: Bir çiftlik kuracağım, domates ekeceğim ve onları toplayacağım. Çiftçilik yapacağım, ürünlerimi satacağım ve geçimimi sağlayacağım. Bu, manyakça kurulan ortak bir hayaldir. Bence bu köylerin varlığı, bu hayalle ilgili gerçeği ya da illüzyonu ortaya çıkarmada çok faydalı," diyor Yeşil Dağlar'ın vadisindeki Umut Nehri yakınlarındaki bir köyde güzel eşiyle birlikte anti-kapitalist bir hayat yaşayan o genç adam, yani Arda.

Arda, vadide kendi kendine yeten bir hayat yaşamak için eşiyle birlikte buraya taşınarak şehir hayatındaki hemen her şeyden bıkmış durumdaydı: Açgözlülük, rekabet, adaletsizlik, siyaset, din ve hasta, kapkara hasta bir toplum. Arda ve Deniz, üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre çalışmışlardı ve zaten tüm hayatlarını büyük metropolün göbeğinde geçirmişlerdi. Ta ki bir gün "buraya kadar" deyip Doğu Asya’ya doğru yola çıkana dek. Çok paraları yoktu ve hiçbir zaman lüks düşkünü olmamışlardı. Bu yüzden en temel ihtiyaçlarla seyahat ettiler ve oteller yerine insanların evlerinde kaldılar. Kısıtlı bir bütçeyle hareket ederek oralarda bir yıl kalmayı başardılar; burada gittikleri ülkelerin farklı bölgelerindeki yerel toplulukların mütevazı yaşam tarzlarından ilham aldılar.

Geri dönmeden önce artık şehirde yaşayamaz hale geleceklerini biliyorlardı. Sisteme geri dönemeyeceklerinden emindiler; Arda'nın, ülkedeki hidroelektrik santralleri meselesine ve diğer ekolojik, kırsal ve kentsel sorunlara ve bunların insanların hayatları üzerindeki etkilerine değinecek olan Yönetmen Canan'ın yakında çıkacak belgeseli için çevirisini henüz tamamladığım metinde tanımladığı gibi, "paralarıyla kendi cehaletlerini satın alarak" sisteme katkıda bulunmak istemiyorlardı. Bu belgesel, temel olarak genç bir çiftin, yani Arda ve Deniz'in hikayesi üzerine kuruluydu.

Bu konuya ana akım medya aracılığıyla hak ettiği toplumsal ilgi gösterilmemiş olsa da, Antik Kent A ve Antik Kent B gibi bir dizi önemli tarihi sit alanının yok edilmesi bir yana, bölgenin farklı yerlerinde doğaya ve ekolojik sisteme karşı işlenen büyük bir suç olmaya devam etmektedir.

Gelişen olay ise şu: Bir şirket hidroelektrik enerjisi üretmeye karar verir. Hidroelektrik enerjisi su gücüyle üretilir. Dolayısıyla, enerji üretecek kadar güçlü bir akıntıya sahip su elde etmek için devasa miktarda suyu bir havuzda toplamanız, suyun devasa bir beton barajın üzerinden akmasını sağlayarak yapay bir şelale oluşturmanız gerekir.

Kulağa tamamen normal gelebilir. Ancak daha yakından bakalım. Burada olan tam olarak şudur: Bu kadar çok suyu toplamak için bölgedeki çok sayıda nehri kurutmanız gerekir. Böylece bir şirket olarak hükümet nezdinde lobi faaliyetleri yürütürsünüz ve belki de 60 yılı aşkın süredir dokunulmamış, içinde nehirlerin de bulunduğu o topraklarda basit hayatlar yaşayan insanların varlığını, sanki hiç yoklarmış gibi görmezden gelerek o araziyi satın alırsınız. Ardından, siz ve makineleriniz ayak basana kadar el değmemiş olarak kalmış topraklara inşa ettiğiniz devasa boru hatlarıyla nehirlerin suyunu emersiniz. Sizin açgözlülüğünüz büyüdükçe nehirler kurur ve nehir kurudukça tüm hayvanlar, bitkiler ve diğer türler, dolayısıyla siz de ölürsünüz! Bu resmin tam olarak hangi kısmını anlamıyorsunuz?

Kuşaklardır bu nehirlerin etrafında verimli ve basit hayatlar yaşayan insanlar artık orada kalamazlar. Suyun olmadığı yerde hayat da yoktur. Araziyi satın alacak kadar paraları hiç olmadı. Sadece oradaydılar, toprağı işliyorlar ve basit, mütevazı geçimlerini sağlıyorlardı. Ancak şimdi arazi şirkete ait, su yok ve gitmeye zorlanıyorlar. Yine de direniyorlar! Protesto ediyorlar ve çok uluslu şirketlerin temsilcilerine taş atıyorlar; toprak, tohumlar ve çiçekler için şarkılar söylüyorlar. Takım elbiseli adamlar ise onların bu tuhaf hallerine tepeden bakıyor ve onlara İlgili Bakanlıklar tarafından mühürlenmiş, toprağın, nehirlerin ve suyun kendilerine ait olduğunu söyleyen resmi belgeler gösteriyorlar! Tek istekleri huzur içinde yalnız bırakılmak olan insanların yaşam araçlarına el koyuyorlar.

İnsanlar şehirlere taşınmaya, kentsel gettolarda yaşamaya ve yepyeni ucuz iş gücü olarak hizmet etmeye zorlanıyorlar; ancak daha sonra bir kez daha kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin kurbanı oluyorlar, fakat bu başka bir uzun, upuzun bir hikaye.

Kuruyan nehirler ve yok olan doğal ve insani yaşamlar bir yana, madalyonun o paslı, kirli yüzünün, yani parasal kanlı sistemin en küçük temsilcisinin daha da karanlık bir yüzü var. Su bir tarafta toplanıp nehirleri kuruturken, diğer tarafta tüm köyleri, arkeolojik sit alanlarını ve buranın belki de yüzlerce, hatta bin yılı aşkın süredir orada duran medeniyet kalıntılarını kaplayacak kadar devasa miktarda alanı sular altında bırakıyor. Sular altında kalan köylerin insanlarının da, hiçbir kamu hizmetine erişimi olmayan ve neredeyse hiçbir kültüre sahip olmayan kirli şehir gettolarında, kurumuş nehirlerin in

7 Aralık 2010 Salı

PİJAMALI ÖRÜMCEK KADIN PAZARTESİ MACERASI





Bir erkeğe ihtiyaç duymadan evin etrafındaki şeyleri tamir edebilen bağımsız bir kadın olmak, benim için her zaman bir gurur kaynağı olmuştur. Bunu her zaman sergilerim ve bir ampulü ya da kapı kilidini değiştiremeyen kadın arkadaşlarımla dalga geçerim; ki kilit değiştirmek, bir erkek arkadaşı acilen dışarıda kilitleme ihtiyacı durumunda hayati bir yetenek olduğunu kanıtlamıştır.

Pekala, bu Pazartesi sınırları biraz zorlamış olabilirim, itiraf ediyorum. Şehrin o meşhur asma köprüsüne bakan muhteşem manzaralı bir dairede yaşıyorum. Kiralık bir yer ve ben misafirim. Yani hayır, o şanslı pisliklerden biri değilim. Şükrediyorum. Fakat penceremin hemen önünde büyük bir Uluslararası Sigorta Şirketi binası var. Binanın üstünde, çalışanların sigara-kahve molası verdiği açık bir çatı katı bulunuyor. Yer o kadar yakın ki, insan aslında yüzleri tüm detaylarıyla görebiliyor. Kısa saçlı sarışın kızı, havalı ve parlak takım elbiseli adamı, erkek arkadaşıyla saatlerce telefonda konuşan kızı neredeyse tanıyor gibi hissediyorum. Neredeyse her birine günaydın diyecek gibi oluyorum. Yine de şikayet edemem. Aslında, ben pijamalarımla kahvemi yudumlarken onların orada, bir ofiste sıkışıp kalmış olmaları gerçeğini seviyorum. Besbelli ki seçimlerimizi yaptık, onlar için gerçekten üzülemem.

Şehirlerde yaşadığımız ve ev dediğimiz bu küçük kiralık kutularda bile, insanın koca bir senaryo yazmaya yetecek kadar malzemeye sahip olabilmesi ne tuhaf. Hayatım bir televizyon dizisi gibi hissettiriyor, bu da insanların neden etrafa bakmak, bir şeyleri ve insanları izlemek, gözlemlemek, şeylere yakından bakmak yerine televizyon izlediğini merak etmeme neden oluyor. Her neyse, o Pazartesi sabahı da, kendi işine bakan diğer 15 milyon insanın yaşadığı şehirdeki küçük kutumda, çalar saat olmadan uyanmanın getirdiği o mutlu günlerden birine her zamanki gibi uyandım. Yataktan sürünerek çıktım ve bir fincan kahve için mutfağa doğru uyur gezer gibi yürüdüm.

Arkamı döndüğüm an, kendimi odamın dışına kilitlediğimi fark ettim. "Panik yapma!" diye sesli düşündüm. Kilitli kapıma dik dik bakarak ve kahvemden yudumlar alarak bir süre orada öylece durdum. Bunu tamir edebileceğim yeteneğime dair güvenle dolmam çok uzun sürmedi. Birinci kural, diye düşündüm, her sorun çözülebilir. Sonsuza kadar burada kilitli kalamam. Yani evet, bunu çözeceğim. Ben de sert bir tekme attım. Kapı açıldı.

Yine de bu, sorunu çözecek değildi. Bu yüzden önce bir tornavida buldum ve kelimenin tam anlamıyla kilidin canına okudum. Hasarı test etmek istedim, bu yüzden kapıyı kapattım; ancak bu sefer kendimi dışarıda bırakmak yerine içeriye kilitledim! Kahvem bu kez diğer taraftaydı! Kahvesiz bir şekilde odamda sıkışıp kalmıştım ve kahvem soğuyordu. İlk anki kadar sakin değildim. Tekme atamıyordum. Sertçe kendime doğru çekmem gerekiyordu ve bu mümkün değildi.

İşte bu yüzden, puantiyeli süper kahraman kostümlü (ya da pijamalı) ve berbat saçlı bir örümcek kadın gibi penceremden dışarı çıkıp, kahve molasındaki koca bir ofis tarafından izlenirken salonun pencerisine doğru duvarda emeklemek zorunda kaldım. Eminim o gün Sigorta Şirketi çalışanlarının tek konuştuğu şey benim kalçam olmuştur. Yine de onların Pazartesi gününü neşelendirdiğim için sadece gurur duyabilirim. Kahvem soğumadan içeri girmeyi başardım, kilit yerde duruyor ve kapıyı kapatmak için araya bir çorap sıkıştırdım. Harika!

27 Kasım 2010 Cumartesi

No Man's Land

Mom loaded the green portable car fridge with ice and peaches. We packed a few clothes, our long-missed swimsuits, and our passports, and then we hit the road—just Mom, my sister Fatin, and me. We shared a blue car that Fatin and I loved dearly; we even knew its plate number by heart. Home was a small house nestled in the heart of a peach farm on the outskirts of Amman, Jordan. Mom was a teacher, and every single year, we would set off to travel for three glorious months. Those journeys spanned from my tenth to my thirteenth birthday, filling the sweet, sun-drenched summers from 1988 to 1990—a precious window of innocence just before the world changed with the first Gulf War.

For three magnificent months, we traced the ancient map between Amman and Istanbul and back again. We would drive north through the breathing fields of Syria and into the embrace of Turkey, before following the turquoise curve of the Mediterranean coast all the way up to the glittering sprawl of Istanbul. On the way back, the journey softened into a familiar, swifter pulse—cutting across the high, windswept plateaus of Anatolia, slipping quietly through Syria once more, and descending finally into Jordan, the place we simply called "home" while our world was still whole.

We would drive all day, chasing the light, and find a modest, welcoming hotel to rest our heads before the twilight swallowed the horizon. The next morning always arrived with an early, quiet promise: we would wake, share a simple breakfast, and as the gold of the sun crested the neighboring mountains, we would return to the road. Yet there was one indelible exception etched into my memory. Darkness had fallen heavy and blind around us long before any sign of human life flickered into view. We were marooned in the absolute middle of nowhere, and Mom's shoulders carried the exhaustion of a marathon day at the steering wheel. Just as weariness threatened to turn into despair, a lonely gas station materialized in the distance like a quiet beacon.

Mom steered the car into its small enclave with practiced calm. With quiet urgency, she tucked all our valuables into the boot, then reversed the blue car until its back rested securely against a shadowed wall. Inside the car, we settled ourselves as best we could and surrendered to sleep. That night, against the hum of the dark, I dreamed of flying buses and massive, spinning lollipops. We woke with the morning light to the gentle tapping of a stranger against the car window. He stood smiling, balancing a tray crowned with a steaming teapot and delicate glasses. We barely spoke a word of Turkish then, yet through smiles, gestures, and the shared warmth of tea in the cool morning air, we built a brief, beautiful language with a kind, perfect stranger—before turning the key and rolling back onto the road.

I carry hundreds of memories from those summer journeys, but perhaps the most vivid are etched at the thresholds where nations meet. As a child, I found a strange, thrilling joy in the entire adventure of crossing a border. I loved the sudden, subtle shift of things on the other side, and the beautiful ambiguity of the lines drawn between worlds. Observing and experiencing these thresholds would later grow into a lifelong passion. What I loved most about the entire ritual was the intoxicating feeling of absolute freedom after departing one country and before entering the next. In that narrow sliver of space and time, you belong to nowhere and everywhere all at once. Perhaps that is why, unlike so many others, I still find a quiet comfort in spending hours in airports. I love watching people from every corner of the earth gather in these transitional spaces—a realm suspended between borders, where no one belongs to any single country, and everyone is beautifully on their way to somewhere else.

Yet, there is a distinct magic that makes land borders far more profound than airports. When you fly from one place to another, you leap over the world, completely missing the border cities and the border people who inhabit the edges. Even as a young child, these liminal towns and their inhabitants both amused and confused me, drawing me in with a quiet fascination. I loved observing the sudden dance of differences and similarities in the people and places as we crossed from one country to the next—a habit that remains with me to this day. Land borders possess an entirely different reality. As sharp, rigid, and cut-and-dried as the official checkpoints may be, the true transition between human culture, language, and geographical terrain refuses to be neatly divided. It remains beautifully vague, fluid, and intricate, bleeding softly across the map long before the flags change.

I remember how difficult it was to comprehend, through the innocent lens of childhood, why human beings couldn't simply cross these invisible boundaries. The very concept felt absurd—and the passing years have only proven that initial child's logic right. I recall bombarding my mother with endless questions, and her gently explaining how unnatural and artificial these political fractures truly are. She would weave heart-breaking stories of families severed by arbitrary lines and recount the history of how borders were carved into the flesh of the Middle East. She explained why the people of Aleppo shared a linguistic tapestry with Turkey, and why families on both sides of the Syrian-Jordanian border spoke with the exact same cadence and dialect of Arabic.

Meanwhile, I would press my face against the cool glass of the rear window. I watched the armed soldier at the checkpoint shrink into a tiny speck in the distance, while the eternal moon followed us faithfully as we edged away. I would think of the broken red lines we were taught to draw between nations on school maps, and secretly relish every fleeting, liberating moment we spent riding through the open expanse of no man’s land.

The concept of no man’s land has never ceased to captivate me. As paradoxical as it may sound, it is within these quiet buffer zones that a sudden, profound sense of belonging gently enfolds my soul. I have never stayed in any one geographic place long enough to plant deep roots or cultivate a conventional sense of belonging throughout my life. Yet, for some beautiful, inexplicable reason, the untamed freedom of no man’s land has always felt like home.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Şam: Kraliçelerin İzinde, Diktatörlerin Gölgesinde


Halep sokaklarının labirentinde dolaşmak, zamanda yolculuk yapmaya benziyor. Daracık koridorların oluşturduğu arnavut kaldırımlı sokaklara açılan minicik kapılar, içerideki hayatları hayal etmeye itiyor beni. Siyah metal işlemeli kapıların insan eli şeklindeki tokmakları, ince bir işçiliğin eseri... "Kapıyı çalıp tanrı misafirliği yapsam, bana çay ikram etseler, evin içini görsem" diye geçiriyorum aklımdan. Kapıların ardında avluya açılan odaları, o avlulardaki fıskiyeleri ve yaseminleri görmek istiyorum. Neyse ki akşam yemeğini, bu sokaklardan birinde lokanta olarak hizmet veren eski bir evde yiyoruz. Merakım, incecik de olsa gideriliyor.



Çirkin binaların ve gürültülü caddelerin arasından, eski bir hanın içinden geçerek arka sokağa adımlıyorum. Bu sefer de sanki İtalya’da bir meydandayım... Kendimi bir Maronit, bir Rum Katolik ve bir Ermeni kilisesinin karşılıklı durduğu büyüleyici bir meydanda buluveriyorum. Meydanın tam ortasında Aziz George’un heykeli yükseliyor. Kilisenin iki kulesinin tam ortasında ise kocaman bir dolunay parlıyor.

Yavaşça içeri süzülüyorum. İçeride mistik bir ayin yapılıyor. Sıralara dizilmiş Hristiyanlar, tek bir ağızdan Arapça ilahiler söylüyor. Karşıda, beyazlar içindeki papaz elindeki buhurdanlığı sallıyor; köşedeki kadınlar ise sessizce mum dikiyor.

Oradan çıkıp hemen yandaki kiliseye geçiyorum. İçerideki avluda, fıskiyenin etrafındaki üçlü koltuklara beşerli gruplar halinde minicik yaşlı kadınlar oturmuş. Kekler, çaylar havada uçuşuyor; çocuklar neşeyle etrafta koşturuyor. Yaşlı kadınlar kıkır kıkır papazla şakalaşıyor. Hepsi şen şakrak... Herkeste bir süs, bir püs; ayin yeni bitmiş, herkes sonrasının o tatlı kakara kikirisinde.

Bir kadın yanıma yaklaşıp benimle kırık bir Türkçe ile sohbete başlıyor; bir Ermeni... Avucumun içine, az önce bahçeden topladığı yaseminlerden birkaçını iliştiriveriyor. Bir diğeri ise sıcacık bir kek ve çay ikram ediyor.

Hama’dan sadece geçiyoruz. Sokaklar bomboş, dükkanlar kapalı... Bayramın hiçbir günü çalışılmıyormuş buralarda. Şehrin tam ortasında bir cami yükseliyor; bahçesi adeta mahşer yeri! Çocuklar, kadınlar, mısırcılar, baloncular... Ama havada tuhaf bir gariplik var: Bütün kadınlar tepeden tırnağa kapalı, yüzleri bile görünmüyor. Küçücük kız çocukları bile öyle... Camiye girmek için örtünme zahmetine bir kez daha katlanasım gelmiyor; onun yerine otobüsün yanında derin bir sigara tüttürüyorum.

Bu arada 1980’lerde Hama’da, Müslüman Kardeşler adlı örgüt ayaklanıyor; rejimi devirip bir şeriat devleti kurmak amacıyla askeri üsse saldırarak 20 askeri öldürüyor. Olay, Hafız Esad döneminde gerçekleşiyor. Esad’ın yanıtı ise çok net oluyor: Havadan ve karadan düzenlenen ağır saldırılarla, tek bir günde 20.000 kişi hayatını kaybediyor. Şehrin bir girişine, bir de çıkışına olmak üzere iki adet Esad heykeli dikiliyor ve mevzu süresiz kapatılıyor. Ama bana pek kapanmış gibi görünmüyor; o öfke, potansiyel bir tehlike olarak oracıkta öylece duruyor. Havadan gelen kanlı çözümler ufuk genişletmiyor, sadece kelle uçuruyor; çok geçmeden gidenin yerine aynısı, aynen yeniden türiyor.

Seyyide Zeynep Camii’nin kubbesi ve kapıları saf altından. Caminin iç duvarları ise yerden tavana kadar büyüleyici bir ayna işçiliğiyle kaplanmış. Ancak kadınlar bölümü tam bir can pazarı... Kapıda siyah çarşafa sarınmış olsam da arkamda kalan logodan kapalı biri olmadığım hemen anlaşılıyor. İtiş kakışın, mahşeri bir kalabalığın ortasında, ezilme tehlikesini göze alarak dalıyorum içeri. Binanın içinde, Hz. Hüseyin’in başının gömülü olduğu söylenen bir türbe var; kadınlar ona dokunabilmek için birbirlerini eziyorlar. Yanlarında getirdikleri bebek kıyafetlerini kutsansın diye türbeye sürtüyorlar. Kimi namaz kılıyor, kimi hüngür hüngür ağlıyor. Derken kargaşa büyüyor; birbirlerine küfrediyorlar, hırsla saçımı çekiştiriyorlar. Elimde tuttuğum ayakkabımı işaret edip "Haram! Haram!" diye bağırarak beni geriye doğru itiyorlar. Can havliyle kendimi dışarı atıyorum. İnancın ve bağlılığın, insanı nasıl bu denli hırçınlaştırıp asıl özünden uzaklaştırabildiğini görerek içsel bir kırılma yaşıyorum.

Zenobia, Roma İmparatoru'na kafa tutan o güçlü kadın... Palmira'dan çıkıp tüm Şam'ı, Arap Yarımadası'nı ve hatta Mısır'ı işgal etti. Kendi resminin basılı olduğu paralar darbettirdi. Palmira, İmparator Aurelian'ın eline düşmek üzereyken de esir düşmektense kendini zehirlemeyi seçti. Tapınakları, agorası, tarihin ilk vergi yasası yazıtları, tetrapilonu ve upuzun sütunlu yolları ile Palmira, çölün ortasında nefes kesen bir vaha... Zeytinlerinin ve hurmalarının lezzeti ise tarif edilemeyecek kadar eşsiz.

Buralarda günde üç öğün humus yemeye ve her fırsatta taze naneli çay içmeye özen gösteriyorum. Ne yaşanırsa yaşansın, bu toprakların kokusunu, kadim ruhunu ve tadını çok seviyorum.



3 Kasım 2010 Çarşamba

Crossing Continents



No doubt Istanbul is beautiful. The seagulls soaring above the boat as we cross continents—it’s magnificent! It’s just that the planet is too big, and I need to keep moving. I don't think I have enough time to waste in familiar places, seeing the same people, getting drunk, and walking the same streets back to a place I barely call home.

Home doesn't lie at any of the ends I look for. In fact, I'm not after any ends at all. I'm just happy to be a part of the flow, to go with the flow...

My existence does not have a purpose. It does not need one. All I need is to be free, and I'm willing to accept the consequences.

Every scenario is possible; there is no such thing as less or more risk. Risk is always there. Risk is just what we choose to call fear—fear of the unknown. As if we could ever truly know anything anyway.

It is when you realize how different things are, yet how similar they can be at opposite ends of the world, that you understand why leaving is not at all riskier than staying.

An obsession with the familiar and the presumably "known," rather than seeking the hidden unknown—why would anyone make such a choice?Would you go for a single color when you can have the entire rainbow? I don't think so.

13 Ekim 2010 Çarşamba

maybe not


Shut up and listen to what your inner voice is saying. And when it says nothing, what is it that you do? Seeking understanding is only a habit, all without knowing where things are meant to go.

But what if no wisdom could really ever solve it? And so what if it’s meant to be forever misunderstood?

Like words without meaning when put together—perhaps, for no reason, they could maybe mean a lot. Well... whatever makes you happy. So why the hell not?

1 Temmuz 2010 Perşembe

Swing


Yes, I am a child of the morning. I love the early hours more than any other time of day. Mornings are flush with hope; each dawn arrives as a brand-new beginning on this beautiful planet. They are silent, deep hours—carrying the lingering breeze of the night before and delivering the first light of a new day. There is something in the morning that mirrors my own soul.

I do remember hating some mornings, though. I doubt anyone could truly love a dawn that forces you from a warm bed out into gridlocked streets, rushing toward windowless offices. But everything changes when you live by the rhythm of a chicken alarm. I fall asleep to the symphony of frogs and wake to the chaotic dance of roosters almost every day. The sea is but a blind walk away; I close my eyes, dive in, and follow the fish into the newborn day.

Summer will fade eventually, I know. But have I not surrendered the heavy thoughts of what was and what will be? Whatever is, exists right now. Whatever comes later is yet to arrive—and we shall see.

Swing me into the morning light, and let the world just BE!
And sing...

Swing high, swing low
Swing to and fro
Not fast, not slow
A little swing can do more
Than anything else for you
Swing out, swing in
It's not a sin
So let's begin
You'll never get the gate if your swinging is up to date
When your one and only
Complains that he's lonely and blue
A rhythmical campaign can do more than champagne
To see him through
Swing high, swing low
Swing to and fro, not fast, not slow
(Ralph Freed / Burton Lane, 1937)

29 Mayıs 2010 Cumartesi

The Lunatic in the Shack


“The lunatic is in my head... You lock the door and throw away the key... There is someone in my head, and it’s not me.” — Pink Floyd

Who wouldn’t have questioned their life in a place like this?! I can’t help but think how many sunsets and sunrises I’ve missed. I recall crying silently as I smoked my first fag in front of the office in Istanbul, under the shadow of the plaza palms.They were standing there staring at me, reminding me of the fakeness of the life I had—just as fake as their own existence on the roadsides of the plaza entrance!

Yet once again, I’m identifying my existence with another palm tree as I look out the window of this bamboo shack on the seaside of this heaven I am in.

This palm hasn’t been carried here by a truck; it wasn’t produced in a greenhouse. It has real coconuts and hosts a million ants.

There is no dark side of the moon... it's all dark!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Smoke over Bangkok!!!






This is how Bangkok have looked like for the whole week from the window of Aleksandra's place!

The Red Shirts have occupied the business district for the last few weeks and the traffic has been hell all around the city! They have moved here from where they were located next to the Khao San Street. I passed by the protesting area myself dressed in a red dress and carrying a red bag only a few weeks from now. The protesters loved the fact that a Farang chick was wearing red and greeted me cheerfully as I walked by. The place looked like a festival than a demonstration, there were families with kids running around playing, men sitting under colorful tents chatting and women cooking all around. Everyone looked peaceful and happy. However, the tension between the government and protesters has been raising, talks and negotiations ended up nowhere until hell just broke loose today!

Just on the day I'm supposed to be flying to Istanbul the government decided to take harsh action! Military troops have been ordered to marsh into the protesting area! They are using live ammunition and shooting randomly at anyone standing in their way! We have been following the news from every possible online source for the whole day! People are being shot out there as I write these lines and Thai TV channels are showing nothing! All channels are airing the same program; people singing and dancing and celebrating the king as if it was a national occasion! Internet sources say there has been about 100 people injured so far and tens dead including an Italian journalist and civilians just passing by!

There is a curfew in Bangkok; for the first time in 18 years, and I'm here! The streets are not safe; we hear the news of one more shopping mall and another European bank branch bombed! More smoke is raising from different parts of the city! Expatriate networks are warning: stay home!

I've canceled my ticket and decided to wait until things cool up a bit! Me, Aleksandra and Rob are staying in today! We will hit the nearest 7-11 to get some necessities and food before the curfew is on! Alex has a lot to prepare for school next week, I'll make her a TV from card board for her Thai students, or energy suckers as she refers to them, at her English class.



I'm a little scared and broken hearted for what has become of the city of smiles and I can only hope it will recover soon...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Lay-lo





@Ko Phangan

So days here are more or less the same. Not that it gets any boring. In fact, it is such a relief to know that things in heaven will always be as beautiful and peaceful.

The sun set and rise varies only a few minutes throughout the year. There is almost no difference between summer and winter. Watermelons, bananas and pineapples are available year round too. Oh! and coconuts! Lots of coconuts :)

We bought a hammock for 200 Baht. I hanged it in an "experimental" way. But it looks just fine and I've been using it since yesterday. Rob doesn't seem ready to use it yet; which results in me occupying it almost all of the time.

Here is a thing about hammocks. In my vision of heaven there are certainly a few. Their random and common existence here is one of the things I love most about Thailand. Thais are very creative when it comes to hanging hammocks around. I have seen them on balconies, in parks, at shops and markets. They are basically everywhere! Yesterday I saw a hammock hanged on the back of the taxi-pickup-tuk tuk-like thing. I thought the idea was brilliant.

Thai people are gifted when it comes to making things. They are very good at fishing, cooking, painting, tattoo and so on. They are simple, peaceful and self-sufficient. Almost all Thais in the South have their business in their houses. I get the feeling of walking into someones house as I step into a bookstore or a pharmacy. They have an amazing way of merging their daily life with what they do for a living. Even a Shakes and Sandwiches stand would feel like if your Thai buddy's Mom was cooking you breakfast at her kitchen at home.

There is a huge number of Thai people cooking all sorts of food on stands in the streets all over the country. Thai people barely cook at home. Not having a kitchen in an apartment is not unusual....



Sunset, the same day...

At sunset the wind stops and everything stands still. The absolute peaceful stillness blended in all tones of pink and purple on the sky feels like a magical farewell ceremony of nature to yet another day.

The Natural order of things and the harmony of their coexistence make me float with everything else around. I capture the joy of the moment of floating a lay-lo, facing the sky, watching the moon swallowed by the day light. The water so still, the skies bright blue. Every now and then a tiny wave washes my face, I can hear the singing of birds and the engine of a passing-by long-tail boat in the distance. Everything seems too good to be true. Yet, it is all real.

At night a million star twinkle in the dark blue sky. I can hardly spot any of the constellations I know. I can see a storm somewhere in the distance but I can't hear it. The palm tree the sea and the sky appear for a split second at a flash of lightning before everything is swallowed back by absolute darkness.

I'm watching the army of ants getting ready for our daily fight. Little bastards!

2 Mart 2010 Salı

Vietnam'a Bombayı Ben Atmadım!!!












3 gündür Kamboçya’nın başkenti Phnom Pen’deyim yanımda Tayland'ta tanıştığım Robert ile Sarah, bir de Kamboçya'nın sınır kapısından yanına kattığımız Edward var. Edward hariç Vietnam vizesi için pasaportlarımızı seyehat ajentasına verdik. İngiliz pasaportlar tamam ama TC pasaport değil! Vize alınamadı hali ile de Vietnam planı gümledi. Onun yerine buradan Tayland’a dönmeye karar verdik. Edward burdan Laos ve Çin’e devam edecek.

Phnom Pen’in ağır bir havası var. Bugün S-21 hapishanesi ve Ölüm Anıtına gittik. Anıtın içinde sergilenmiş binlerce insan kafatası ve toplu mezarlar, hapsihanede ise hücreler, işkence aletleri ve ölen binlerce insanın portresi sergilenmişti. İnsanın insana yapabildiklerinin karşısında bir kez daha kanım dondu! Sonrası garip bir gündü. Hostele gidip üzerine uyudu herkes. Şoktaydık hepimiz, ağır bir gündü!

Yarın Tayland vizesi almak için elçiliğe gideceğiz. Son ücretsiz Tayland vizesi olacak bu. 4 Mart 2010 itibari ile 1 ayı geçen Tayland vizeleri ücretli oluyor. Pasaportların 5 gün içerisinde geri verileceğini duyunca yola pasaportsuz devam etmeye karar veriyoruz. Kuzeyde önce Kamboçya’nın en büyük ikinci şehri olan Battambang’a otobüsle ordan da nihayet Angkor Wat’a ulaşmak üzere nehirden tekne ile gideceğiz.

26 Şubat 2010 Cuma

Angkor’un Gölgesinde Cennet ve Sefalet




Yolculuk tam olarak ne zaman başlar? Gidilecek o meçhul toprağa ilk adımı attığında mı, yoksa çok daha evvel, zihnin prangalarından kurtulduğu o ilk kırılma anında mı? Bilmiyorum. Tek bildiğim; cebimde o uçak bileti olmasaydı, yola çıktığım tarihi hafızamın kuytu köşelerinde asla bulamayacağımdır. Arkada ne kalmıştı sahi? Ne vardı geride? Ev dediğin yer, sığınılacak bir mekân mıdır yoksa bir yanılsama mı? Her gün adımladığım o tanıdık sokakların sureti nasıldı? Tuhaf bir unutuş bu; sanki tüm geçmişim bir sis perdesinin ardında kaybolmuş ve ömrüm hep bu yollarda, buralarda yahut uzaklarda akıp gitmiş gibi... Belki de hep öyleydi. Göçebe bir ruhun, yersiz yurtsuz bir zihnin değişmez yazgısı.

Geçmişe dair ne varsa, sanki hayat hafızamı elleriyle silmiş, ruhuma muazzam bir sessizlik bahşetmiş gibi. Tam bir arınma, köklü bir yeniden başlayış... Ne garip; giderken parmaklarım titriyor, uçağın merdivenlerine yürürken ensemden soğuk terler boşanıyordu. Dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan. Şimdi ise sanki ezelden beri buraya aitmişim gibi tebessüm ediyorum. Meğer ne beyhude, ne prangalı korkularla heba etmişiz zamanı. Aslında kaybedecek ne kadar az şeyimiz ve ne kadar dar bir vaktimiz varmış. İş bulma kaygısı, parasızlık kıskacı, faturalar, bitmeyen sorumluluklar derken, parıldayan bugünü gelecekteki endişelerin gölgesinde nasıl da çürütmüşüz! Baştan başlamak, nehre kendini bırakmak kadar zahmetsizmiş oysa. Bizi bağlayan tüm o kaygılar, korkularımızın ruhumuza vurduğu paslı zincirlerden ibaretmiş. Dünya her coğrafyada aynı dünya, insan her gökyüzünün altında aynı insan; hayat ise kendine akacak irili ufaklı binlerce mecra bulabiliyor.

Şimdilerde Kamboçya’dayım; Sihanoukville denen o sınır boyu sahil kasabasında. Buraya gelmeden evvelki son on günümü, Koh Chang adındaki o cennet bahçesinde, zamanı unutarak geçirdim. Hatta orayı, ömrümün son demlerini geçirebileceğim yerler haritasına çoktan kaydettim; fakat "yolcu yolunda gerek" diyerek yeniden sırtlandım heybemi. 

Koh Chang’da yollarımızın kesiştiği İngiliz iki kardeşle, bir gece yarısı anlık bir esintiyle karar verip ertesi sabah soluğu Kamboçya’yı Tayland’a bağlayan kara sınırında aldık. Sihanoukville, o tozlu sınır kapısından arabayla yaklaşık dört saatlik bir mesafede. Yol boyu gözlerim bir parça beton bina aradıysa da nafile... Başta alelade birer çiftlik kulübesi sandığım o derme çatma yapıların, aslında insanların sıcak yuvaları olduğunu anladığımda göğsüme bir sızı oturdu.

Muazzam bir coğrafya, hoyrat ve büyüleyici bir doğa... Ve kötü yönetimin asırlık sefaleti. Bir zamanların ihtişamını Angkor Wat’ın taş duvarlarında yaşatan o gururlu Khmer halkı, şimdilerde bir parça ekmek uğruna, turistlerin gözlerinin içine bakarak gururunu feda ediyor. Çocuğunu doyurmanın çaresizliğiyle kıvranan bir anne ya da baba için gurur, taşınamayacak kadar ağır ve pahalı bir lüks olsa gerek.

Batılılar buraya gelip altın sarısı plajlarda güneşleniyor, bu derin yoksulluğun sunduğu o ucuz konforun tadını çıkarıyorlar. Bunu hangi vicdan terazisiyle yapabiliyorlar, anlamaktan gerçekten acizim. Etraflarında dönüp duran küçük çocuklar, başlarında tepsilerle upuzun sahili arşınlayan kadınlar, sepetlerinde taşıdıkları el emekleriyle sürekli bir şeyler satmaya çalışıyor. O çocukların yolu hiç okula düşmemiş, besbelli. Sabahın ilk ışıklarında kafamı uzattığımda da oradalar, gece bir barın loş ışığında de aynı feryat eden gözlerle sokaktalar. Bu manzaraya kör bakmayı, zihnimi kapatmayı çok isterdim; fakat yanı başımda bu dram sahnelenirken, kumsala uzanıp bikini izimi dert etmeyi vicdanıma ve insanlığıma yediremiyorum.

Sınırın tel örgütleri arasında Sarah ve Robert’la evrak işlerimizi hallederken, Edward adında Avustralyalı bir seyyahla kesişti yollarımız. Onun da saflarımıza katılmasıyla küçük çetemiz tamamlandı ve yola koyulduk. Sihanoukville’e vardığımızda gece siyah bir örtü gibi çökmüştü üzerimize; yorgunluktan dizlerimizin feri sönmüştü. Bu yüzden önümüze çıkan ilk, görece en lüks otele bıraktık kendimizi. Geceliği 20 dolarlık bir günahtı bu; lakin denizin hemen yanı başında, konforlu bir sığınak olunca bir de baktık ki üç gündür buradayız. Bugün, Kamboçya’nın kalbi olan Phnom Penh’e gitmeye talip olduk ve biletlerimizi kestik. Yarın rüzgâr bizi orada karşılayacak.

Sihanoukville fena bir liman sayılmaz; fakat Tayland’ın büyüsünden sonra içimden bu sulara girmek bile gelmiyor. Üstelik etrafı saran bu sefalet perdesi öyle kalın ki... Bileklik ya da tropikal meyve satan minik eller, sepetlerinde manikür, pedikür malzemeleriyle rızkını arayan kadınlar, savaşın ve mayınların geride bıraktığı uzuvsuz, dilenen adamlar... En katı yürek bile bu manzara karşısında unufak olur. Elinden hiçbir şeyin gelmemesi ise insan ruhunu içten içe kemiren bir kahır. Keşke bir sihirli değnekle dünyayı kurtarabilseydim. Yapabildiğimiz en büyük iyilik, o küçük çocuklara sıcak bir yemek ısmarlamak yahut peşlerine takılıp yerel pazardan bir okul çantası, bir önlük almak oluyor. Lakin bu da kendi içinde iki ucu çamurlu bir değnek. Çocuklar da bu merhamet ekonomisini çözmüş; turistlerin şefkatini bir kazanç kapısına dönüştürmeyi öğrenmişler. Biz verdikçe, onlar hem bizden hem de ardımızdan gelecek olanlardan daha fazlasını talep ediyor. Güvenip bir fona, bir kuruma bağış da yapamıyorsunuz; zira çocuk hakları için feryat eden o meşhur vakfın genel sekreterinin, el altından kara para akladığı fısıltıları dolaşıyor kulaktan kulağa. Belki de en hakiki olanı; buralarda bir köy okulunda gönüllü yazılmak, sadece karın tokluğuna çalışıp o çocukların zihnine doğrudan bir ışık bırakmak. Fakat bunun için henüz erken; Heybemdeki seyahat hakkını henüz tüketmedim, yerleşik bir rüya görmek için önümde yürüyecek daha çok yolum var.

Velhasılkelam; yarın şafakla birlikte Phnom Penh’e doğru süzüleceğiz. Yeni bir çanta toplama ritüeli daha... Tüm dünyalığım, sırtımda taşıdığım bir tek çantadan ibaretken bile, "İnsan hâlâ ne kadar çok şeye sahip," diye düşünmekten kendimi alamıyorum.